
KENYA SAFARİ - SEFERİ
Kenya, Afrika’nın en eski yerleşim bölgelerinden biri. Kenya’ya ilk defa Arap tüccarlar gelerek, Malindi ve Monbasa şehirlerini kurmuşlar. Arap etkisi dilde de kendisini göstermiş. Şu anda kullanılan ikinci resmi dil olan SWAHİLİ yerel dillerin Arapça ile karışmasıyla oluşmuş bir dil. Başlıktaki SAFARİ-SEFERİ benzetmesi aslen bir benzetme değil gerçek. Ülkeye ilk gelen Avrupalılar Portekizli gemiciler olmuş. Ümit Burnu’nu 1498’de dolaşan Vasco de Gama, Malindi şehrine çıkmış ve bölgeye hakim olmuş. Portekizliler burada ticaret merkezleri kurmuşlar, kaleler yaptırmışlar.On sekizinci yüzyılda Araplar Kenya’ya tekrar hakim olmuşlar ve Portekizlileri bölgeden çıkarmışlar. 1887’de bir İngiliz şirketi Kenyayı Araplardan kiralamış 1895’te de bölgeyi tam kontroluna almış. Bundan sonra Kenya tam bir İngiliz sömürgesi olmuş.1952’de yapılan bağımsızlık hareketlerinde Jomo Kenyatta liderliğe getirilmiş, ilk yıllarda başarı sağlayamamış İngilizler tarafından tutuklanmış. 1961’de de hapisten çıkan Kenyatta, zorlu bir mücadeleden sonra, Kenya’yı bağımsızlığa kavuşturmuş.
Resmi adı "Kenya Cumhuriyeti" olan ülkenin başkenti Nairobi dir. Kesin olmayan sayım sonuçlarına göre 32 milyon nüfuslu Kenyanın %45 i Protestan, %33 ü Katolik, %10 u Müslüman, %10 u çok tanrılı yerel inanışlar ve kalan %2 lik bir ne idüğü belirsiz yada benim gibi insanlardan oluşmakta :) Nüfus sayımının tam yapılamamasının sebebi ülkedeki Masailerin sayıma karşı çıkıp bu esnada komşu ülkelere göç edivermelerinden kaynaklanıyormuş.

Ülkenin ilk hükümet ve devlet başkanı Kenyatta’nın ölümünden (Ağustos 1978) sonra Başkent Nairobide anısına yaptırılan park ve

Anıt Mezar.
Nairobide geçirdiğim beş günde iş nedeniyle daha çok “Kenyatta Organize Sanayi Bölgesinde” vakit geçirdim akşamlarıda pek fazla bi halt yiyemedik zaten iş yemekleri dışında. Zaten geceleri hele tek başına dışarılarda dolaşmak pek mümkün değil. Benim gibi bir sürü yere giden pekte ufak tefek sayılmayan (şu aralar 102 kg olmuşum üzerinize afiyet) bir kardeşiniz bile tırstıysa varın siz düşünün gerisini !!. Siyah incilerden ne haber derseniz onları uzaktan sevmek sevmelerin en güzeli derim.... %25 lere varan HIV+ oranıyla RUS ruletini gölgede bırakan bir risk oranı mevcut olunca bırak şapkasız çıkmamayı ful dalgıç elbisesi bile giysen kesmez.
Dikkatimi çeken başka birşeyde müşterilerin fabrikalarını ziyaretimde tüm binaların üç metreyi bulan duvarlar ve üstünde dikenli/elektrikli tellerle çevrili olmasıydı. Sorduk tabi yahu bu kadarmı kötü güvenlik durumu diye. Değilmiş aslında, yüksek duvarların falan sebebi çevresi gecekondu ve teneke evlerle çevrili olan sanayi bölgesinde alt yapıda olmadığından burada yaşayan halkın tepki sonucu torbalara sıçıp bu torbaları içeri atmalarıymış......
Zayıf bünyemi toparlayabilmek için Afrikalı büyücü doktorların da tavsiye ettiği sifalı gıdaların sunulduğu CARNIVORE adlı restauranta uğramadan geçm

edik tabi.

Gördüğünüz üzre ufak bi kebap/ızgara mekanı, şişlerde Timsah, Deve, Bizon, Domuz, Deve Kuşu gibi bilimum mahlukat pişiyor. İçkiler hariç fix menu kişi başı 20 Avro sınırsız !!!

Beyler bunca yıldır her türlü haltı karıştırır içer sıçarız, yahu bu kadar basit ve leziz bişeyi nasıl elin afrikalısı bulmuş yapmışta biz akıl edememişiz aklımıza sıçayım. Etçil lokantada abinin biri büyük bir gösteriyle bize hoşgeldiniz turist babuşlar şeklinde bir içki sundu. Tattık baktık pek leziz. Garson bakarmısın.... Nedir bu? Efenim neymiş, Yeşil limon suyu, çiçek balı, bol votka, bol buz...... içimi pek hoş, kafası ondan hoş, diz bağları çözücü.
Neyse gelelim bu seyahatin en heyecan verici kısmına. Beyaz adam büyük şehirdeki işlerini bitirir ve doğanın kucağına kendini bırakmak üzere Wilson Havalanına doğru yola çıkar.

İşte burası havaalanı... budur....

B
ana bi bilet ŞOFÖR Arkası lütfen.....
Kırkbeş dakikalık uçuştan sonra pilotumuz Kadıköy Bostancı dolmuş şoförü edasıyla koltuğun arkasına kolunu atıp hafif yan dönerek: Evet burası ilk durağımız, ismini okuduklarım burada inecek. Onbeş dakika sonra kalkarak 8 (sekiz) dakikalık uçuştan sonra ikinci durağımıza oradan kalkınca 3 (üç) dakikalık uçuşla son durağımıza ineceğiz dedi !!!
Bunca yıldır ordan oraya uçmanın getirdiği alışkanlıkla gözlerim inilecek hava alanı ararken alçalmaya başladık VE İNDİK........



Mekan, zaman ve kişi farklı belki ama “Hayat ne kadar güzel ne hoş, haydi durma sevgiline koş” şarkısı eşliğinde Brezilya ormanları üstünde süzülerek inecek yer arayan Mister NO gibi bir hissiyat.

“ HAVAALANI”ndan aldılar bizi 4x4 lerle, kalacağımız Çadır Kampa doğru yola çıktık. 
Nehir kenarından geçerken uzakta bir HİPOPOTAM gören görmemiş kardeşiniz aceleyle ayaklanıp fotoğraf çekmeye çalışırken gözüm bıyık altından gülümseyen şoföre takıldı “Vay ipneye bak gülüyo bize, ne sikime gülüyoki”
diye düşündüm....
Bu fotoğraf kaldığım kampın hemen önünden çekildi.... güler tabi elin Afrikalısı sana.Çadırların tam önünde milyon tane varken iki km’den Suaygırı çekmeye çalışırsan....


Kiminiz üzülmüştür belki “Yazık çocuk Afrikalrda çadırlarda kalmış” diye, biraz tarif edip resim göstereyim size. Sağlı sollu yirmibeşer sıralanmış çadırların ortasında bir merkez binadan oluşan etrafı elektrikli tellerle çevrili bir kamp.
4m x 10m ebadında duşlu tuvaletli sıcak sulu saray yavrusu ÇADIR...



Neyse beyler bu kadar lakırdı yeter bundan sonrasını bırakıyorum resimler konuşsun...
















Serzenişleri duyar gibiyim: Bu ne olm ya verdin otçulu verdin otçulu yokmu buralarda aslan maslan..... sabır diyorum size az kaldı vercem ben size aslanın alasını.
Neyse kardeşlik bu kadar gezme dolaşma haliyle acıktırıyor tabi adamı. Normalde yapılması gereken tabi, kampa dönüp efendi efendi zıkkımlanmak ama Türk her yerde Türktür ne yani bi piknik yapmıcazmı gelmişken taaa buralara.... yaptık tabi.


Yukarıdaki resmin sağında gördüğünüz mavi buzluk tıka basa aazına kadar bira dolu. Kim mi ayarladı nası yani... ben tabi, akşamdan şoför/rehberle konuşur eline üç beş sıkıştırırsın ertesi gün buz gibi biralar emrine amade. Yok efendim araçtan çıkmak yasakmış, iki birada şoför/rehbere verdinmi o da tamamdır. Ha bu kadarlamı kaldık ? elbette hayır...
Sabahın beşinden beri yollarda olduğumuz ve yukarıdaki resmin sabah dokuz gibi çekildiğini göz önünde bulundurursanız öğlende pikniğin devamının olması kaçınılmazdı.... Gerçi galiba bizim rehberin davranışlarından çıkardığım sonuca göre biraz risk vardı ama olsun.... Adam tüm yemek boyunca arabanın tepesinde gözcülük yaptı bizde yaydırıp yedik.... Sebebi sanırım şuydu:

yada bu...

yada bunlar....



Discoverydeki meşhur nehirden geçen antilopları, wilderbeastleri kapan timsahlar olayı tam olarak bu noktada gerçekleşiyor... aşağıdaki bazı resimlerde yemekten şişmiş timsah abiler ve nehirde kalmış leşlerle beslenen akbabaları görebilirsiniz, vulture culture durumu...






Dikkat ettiyseniz HİPO abilerle TİMSAHLAR göt göte olmasına rağmen timsahların hiçbir hareketi yok... Suaygırlarından herkesler tırsıyor usta, dediklerine göre her yıl Afrikada aslanlardan çok su aygırları insan öldürüyormuş.... Birtek geceleri otlanmaya çıktıklarında sürüden ayrı düşen olursa ormanlar kralı işini bitiriyor...
Bir nevi...

Göçün ana elemanı WILDERBEAST denen elemanlar bunlar. Her sene SERENGETI ile MASAİ MARA arasında vuku bulan bu olayda kabaca 4 milyon kadar hayvan göç ediyor...



Wilderbeast yada swahilice GNU denen bu hayvana ayrıca AFRİKANIN YÜZÜ de diyorlar. Sebebi neredeyse her hayvandan bir parça alarak yaratılmış gibi olması: Çekirgenin yüzü, Bizonun boynuzları, Antilopun bacakları, Atın kuyrurğu.... Baktıkça ulen nemenem bişeydir bu dedirtiyor....
Bilirsiniz futboldan anlamam üç büyükler yok dört büyükler dinlemem ama Afrikada bir BEŞ BÜYÜKLER mevzusu var: Fil,Gergedan,Bizon,Aslan,Leopar... hani mevzu büyüklükse Leopardan büyük daha Zürafasıdır, Suaygırıdır bisürü şey var niye bunlar dedik... Cevap: İlk kurşunda sen onu öldüremezsen seni öldürecek hayvanlarmış !!!


Çakalı bilirdim de yahu şu SIRTLAN denen hayvanı ufak tefek birşey zannediyorsanız yanılıyorsunuz, iri bir Kangal dan daha büyük acayip bi yaratık... üstelik kalabalık dolaşıyor Aslanlarda tırsıp erkekseniz teker teker gelsenize layn modunda kaçıyorlar...

Meşhur MASAİ ler... Bu abiler halen daha medeniyeti reddederek yaşıyan Kırmızı Şapkalı Kız masalına baz oluşturarak edebiyat dünyasına damgasını vurmuş kişiler topluluğu. Kenyaya 1700 lerde gelmişler... nereden geldikleri ise ayrı bir muamma.
Elemanlar kırmızı giydiklerinde Aslanların onlara saldırmayacağına inandıklarından ortalarda Lady in Red modunda dolanıyorlar. İşin ilginci hakikaten hiçbir hayvanda bunlara saldırmıyor ama her sene başka kabilelerden bi sürü adamı alaşağı ediveriyorlar.
Ana besinleri besledikleri sığırların sütü ve kanı. Kan içme mevzusu gerçek !!!


İlginç başka bir Masai geleneği: Gelen misafire Karılarını ikram ediyorlar. Gerçi son zamanlarda cinsel hastalıkların yayılmasını önleme çalışmaları neticesinde devlet ile Masai kabile yaşlıları arasında bir anlaşmaya varılarak bunun önüne geçilmiş ama hala çocuğu olmayan adamı kabile bir iki haftalığına gönderip diğer kabileden yerine adam getirtiyorlar.... Hadi bakalım buyrun... Mezhebi geniş abi döndüğünde olay falan da çıkarmıyor.... bu karıları bana ikram etseler hatır için çiğ tavuk bile yenir bunlar yenmez derim, olay çıkarmaya mahal yok.

Yuvayı dişi kuş yaparmış ya Masailerde kelime anlamıyla böyle. Erkekler sığır çobanlığı, avcılık yaparken kadınlar köyü kuruyorlar. Köy dediğimde 15-20 küp şekilli dam. Erkekleri ne kadar uzun boylu yağız delikanlılarsa kadınlarıda bi o kadar ucubik kısa boylu şekilsiz şeyler. Bu durum evlere yansımış. Daire şeklinde yan yana kondurdukları damları sığır boku ve kurutulmuş ottan yapıyorlar. Evlerin tavan yüksekliği kabaca 1.80m... kadının boyunun yettiği yere kadar, büyüklük en baba 6m2... 4 kişilik
Adres: Mara Nehri Mevki Onsekizinci ağaç, Shitville Köyü Masai Mara - Kenya


